« Önceki | Sonraki »

27/3/2007

DĞAL KAYNAK SU

Doğal Güzellik İksiri; SU

Dünya dediğimiz mavi küremizdeki toplam su miktarı 1 milyar 400 milyon km3'tür. Yani, yeryüzünün yüzde 70'i su ile kaplıdır. Bu suyun yüzde 97.5'ini denizlerde ve okyanuslardaki tuzlu sular işgal etmektedir. Geriye kalan yüzde 2.5'luk bölüm ise, tatlı su kaynağı olup çeşitli gayeler için kullanılabilir olduğu belirlenmiştir. Tatlı suyun yaklaşık yüzde 70'i buzullarda ve derin akiferlerde bulunmaktadır. Dünyadaki tatlı su kaynaklarının yüzde 1'den daha az bir kısmı kullanıma müsait durumdadır. Şaşırtıcı ama gerçek insan vücudunun da % 70'i sudan oluşmaktadır. Hayatımızın başında; daha cenin iken vücudumuzun %99'u sudan oluşur.Bu bebek dünyaya geldiği gün vücudunun yüzde 80'i sudan oluşur. Beş hafta sonra bu oran yüzde 70'e iner. Yani ortalama bir hesap yapacak olursak; 1.77 boyunda ve 65 kilo ağırlığında bir insan vücudunun ortalama yüzde 33 kilosu sudur! Yaşlandıkça bu oran &70'den %50'lere kadar iner. Bu yüzden yaşlılıkta, böbrek ve akciğerleri zorlamadan su alınması çok önemlidir. Su açısından en fakir doku, yüzde on ile dişlerimizdir, kemiklerimizin ise en fazla yüzde 20-30'u su. Yağ dokusu sanıldığı gibi su açısından zengin değil, ancak yüzde 30'u su içerir. Kanın yüzde 90'ı su. Karaciğerin yüzde 83'ü su. Cildimiz ve dalağımızın yüzde 70'i, adalelerimizin yüzde 75'i su, Ayrıca tüm dokularımızda da yüksek miktarlarda su bulunur. Su, vücudumuza alındığından itibaren salgı sistemlerimiz ve organlarımız tarafından emilip hemen çalışmaya başlar :) Lenf benzleri, böbrek üstü bezleri, ana damarlar için su çok önemlidir. Bağışıklık sistemi, beynin salgıları, (hormonlar, lenfler) su sayesinde taşınır. Bedenimizin işlemesi - yaşaması - için gerekli her şey, su yoluyla gerekli adreslere gönderilir; şeker., yağ, hormonlar, enzimler, vitaminlerle dört temel mineral olan potasyum, sodyum, magnezyum ve kalsiyum su sayesinde görev başına gidebilirler. Bugün artık tıp çevreleri, suyun enerji taşıyıcısı olduğu ve hatta hastalıkların tedavisinde bile kullanılabilceği konusunda fikir birliğindeler. Modern tıbbın yetersiz kaldığı durumlarda son 50 yılda ön plana çıkmaya başlayan ''alternatif'' ya da ''tamamlayıcı tıp'' kavramı bu noktalarda kendini daha kuvvetli hissettiriyor. Homeopati; suyun yaşamsal değerini anlayarak bu yaklaşımı benimsemiştir. Homeopati'ye gelecekteki yazılarımda daha detaylı değineceğim, ancak nedir ''Homeopati'' sorusuna hemen; . ''Benzeri benzerle tedavi et'' düsturunu benimseyen bir tıp dalı diye cevap verebilirim. Bu düsturun kaynağı modern batı Tıp Biliminin kurucusu sayılan Hipokrat'tan gelmektedir.Buna göre, herhangi bir madde sağlıklı bir kişide hastalık belirtileri oluşmasına yol açıyorsa, aynı hastalık belirtilerini gösteren bir hasta o maddeyle tedavi edilebilir. Örnek: Mutfakta soğan doğrayan sağlıklı bir kişinin gözleri yaşarır ve hatta burnu da akabilir; bu belirtilerin aynısını gösteren bir nezle, soğandan elde edilen homepatik ilaçla tedavi edilebilir vs.

 

Nasıl su kaybederiz?..

Gündelik hayatta ihmal ettiklerimizin başında su içmek gelir. Özellikle kimimiz için eziyettir sanki o bir bardak suyu bitirmek. Ancak sağlığın korunması ve canlılığın sürdürülebilmesi için gerekli bir numaralı madde sudur. Su vücudumuzda aynı yağ ve şeker gibi depolanır. Yeterli su alınmayan durmlarda bu depolar devreye girer.Sağlığımız için, depolardaki su kullanılmadan önce su içmeliyiz. Çünkü biz farkına varmadan günde iki litre su kaybederiz. Bu oran, havanın çok sıcak olduğu durumlarda, klimanın yoğun çalıştığı mekanlarda, özellikle ve uçak yolculuklarında daha da artar.Sadece tuvalete giderek günde birbuçuk litre su kaybederiz. Terleme yoluyla kaybettiğimiz su miktarı ise günde 500 gr.dır. Ciğerlerimizin kullandığı su miktarı, normal durumlarda 300 gr. hızlı ve güçlü nefes alındığında daha da fazladır.Yeterli su içildiğinde günde 100 gr. su da organizmada minerallere gider. Az su içildiğinde bağırsakların su ihtiyacı karşılanmadığında kabızlık sorunuyla karşılaşırız.Su; metabolizmanın düzenlenmesinde ve vücudumuzdaki tüm reaksiyonlarda görevlidir. Gün boyu içeceğimiz 2 lt su, enerji oluşumunu artırır ve zayıflamaya yardımcı olur, besin maddeleri, oksijeni... taşıyarak organ ve dokuları korur. Aç karnına içtiğimiz su; organizmayı zararlı toksin maddelerden arındırır.

Suyun Vücuttaki Görevleri Ve Faydaları:

İmmün yani bağışıklık sisteminin, görevini yapabilmesi için su gereklidir. Bu özelliği ile zinde ve dinç kalmamızda yardımcıdır.

Cildimizin; nem ve elastikiyetinin düzenlenmesinde su rol oynar. Tüm kadınların korkulu rüyası haline gelen selülit oluşumunun önlenmesinde de su yine ilk sırayı alır.

Emzikli kadınlarda; süt üretimini artıran en önemli sıvı sudur. Özellikle kalori oranları yüksek hazır meyve suları, gaz yapan asitli içecekler yerine su tercih edilmelidir.

Hamilelikte; suyun önemi daha da artar. Bebeğin içinde bulunduğu ''amnion sıvısı'' her üç saatte bir kendini yeniler. Yetersiz sıvı alımı ile amnion miktarı azalacağından, suya gereksinim artar.

Sıcak havalarda; vücut sıcaklığını düzenleyici olarak çalışır. Dikkat edeceğimiz nokta, yazın içtiğimiz su miktarını artırma gerekliliğidir. Bedenimiz ısındıkça terler ve su kaybeder. Bunun için su seviyesini yeterli düzeye getirmemiz gerekir. Vücut, suyu aktif olarak kullanır, depolayamaz. Bu sebeple susuzluğa dayanamayız. Vücudumuzun hiç su içmeden dayanabileceği maximum süre en uygun şartlarda 7 gündür.

Sporcularda; su kaybeden vücut, yeterli sıvıyı yerine koyamıyorsa; buna tepki göstererek metabolizmamızı yavaşlatır. Suyun atımını engellemeye çalışır. Özellikle spor sonrası, ter ile atılan suyun yerine gelmesi için ; egzersiz ve yarıştan 15 dk önce 1-1.5 bardak, egzersiz ve yarış sırasında her 10-15 dakikada bir 1/2 bardak su içilmesi gereklidir.

Nasıl her şeyin fazlası zararlıysa; aşırı su içtiğimizde de bedenin atmakta zorlandığı su tutularak ödemler oluşur. Bir seferde çok fazla su içilmesi ile böbrekler zarar görebilir... Kısaca;

10-12 bardak suyu, gün içine dağıtarak için.

Su içmek için susamayı beklemeyin. Unutmayın; vücudumuzun, hissettiğimizden çok daha fazla suya ihtiyacı var.

Her öğünden 15 dk önce 1-2 bardak su için ki; 20 dakikada doygunluk mesajı alan beynimizde, bu hissin oluşumunu hızlandırın.

Hiçbir sıvı içeceğin suyun yerini tam anlamıyla tutmadığını unutmayın...

Besinlerdeki su...

Uzmanlara göre, sağlıklı olmak için günde birbuçuk litre su içilmesi gerekir. Ancak bu miktarın boy ve kilo ile orantılı olması da savunuluyor. Buna göre 40 kilo ağırlığında bir insan için günde bir litre su yeterlidir. Biz farkında olmadan günde iki litre su kaybettiğimize göre geri kalan bir litre suyu da besinlerden alacağız. Zira yağ ve şeker dışında aldığımız bütün gıdalar su içeriyor.

Sebze ve meyveler su açısından en zengin gıdalar. Elma yüzde 80 su içerir. Et bile yüzde 70 su içeriyor. Hamurlarda da yüzde 50 oranında su var. Dolayısıyla dengeli bir beslenme ve günde bir litre su içerek metabolizmanın su dengesini sağlayabiliriz. Ama daha iyisini yapmak için, susamayı beklemeden su içmeli ve elimizin uzanabileceği her yerde su bulundurmalıyız.

 

Cildimiz ve su...

Cildimiz de sudan kendine düşen payı alamadığı zamanlar tüm güzelliğini, ışıltısını, esnekliğini ve canlılığını kaybeder. Zira su kaybına uğramış bir cilt ne kendisini gerektiği gibi koruyabiliyor, ne de beslenebiliyor. İçtiğimiz su, organizma tarafından kullanıldığı için cilde ancak geriye kalan az oranda su ulaşabiliyor. Üstelik hava koşullarına ve ortamlara görü gün boyunca cilt nem kaybına da uğruyor. İşte bu nedenledir ki, cildimizin dışardan da nemlendirici ve nemini korumaya ihtiyacı vardır. Bu noktada nemlendirici ürünler devreye giriyor. Nemlendirici ürünlerin işlevi hem cilde nem sağlamak, hem de cildin kendi nemini koruyarak tutmaktır. Nemlendiriciler özellikle sert geçen kış aylarında kuru ve hassas cilt tipine sahip kişilerin yardımcısıdır. Çok sıcak ve çok soğuktan kendinizi korumalısınız.

27/3/2007

STRES

Stres Nedir?

Stres aslında her birimizin -küçük, büyük ayırt etmeden- yaşadığı belli bir olay ya da durum karşısında duygusal ve fiziksel dünyamızın gösterdiği "zorlanıyorum" reaksiyonudur. Stresten arındırılmış bir yaşam söz konusu olamaz. Hatta stres belli bir ölçüde "yaşamın zorlayıcısı" olarak gereklidir de. Ama duygusal ve fiziksel dünyamız zaman zaman karşılaştığı zor durumun kalıcı olmaya başlaması halinde ciddi bir yıkım sürecine girer. Bu yıkım içsel yıkım şeklinde olabileceği gibi, dışsal yıkım da yani çevremizdekilere (canlı,cansız) zarar verme şeklinde de olabilir.

Stresin etkisini bir yıkım şeklinde göstermesi durumuna "stres fırtınası" diyebiliriz. Stres fırtınası önlem alınmadığı takdirde kolaylıkla kalıcı ruhsal ya da fiziksel hastalıklara bizi götürebilir. (Panik-atak, anksiyete, tansiyon ilk akla gelen bu türden rahatsızlıklar arasında kolaylıkla sayılabilir.)

Stresin Belirtileri

Stres altındaki kişilerde görülen en temel fiziksel belirtiler :

Terleme

Ateş yükselmesi

Tansiyon artışı

Kan atışlarında hızlanma

Ağız kuruluğu

Baş ağrısı

Baş dönmesi

Mide bulantısı

Sebepsiz kasılmalar

Halsizlik

İştahsızlık

Boşaltım sistemlerinde bozukluk (kabızlık ya da ishal)

Nefes darlığı

Stres altındaki kişilerde görülen en temel duygusal belirtiler :

Sinirlilik hali

Duygusal yorgunluk

İsteksizlik

Konuşma zorluğu ya da tam tersi fazla konuşma

Hatalı konuşma (sözcükleri karıştırma)

Unutkanlık

Çeşitli korkuların belirmesi (yakınlarını kaybetme kaygısı, uçuş korkusu, hastalanma korkusu, ölüm korkusu,...)

Cinsellikten uzaklaşma ya da tam tersi aşırı cinsel ilgililik

Küfürlü konuşma

Başarısızlık hissi

Kendini küçük ve yetersiz görme

Zaman zaman saldırganlık

Duygusal dengesizlik

Stresin Nedenleri

Bedenimiz mükemmel bir mekanizmadır. Bu mekanizma kendisine yönelen bir saldırı halinde savunmaya geçer. Ama saldırının geliş kaynağı, etkisi ve yıkımı ölçüsünde bu savunma başarılı olur. Saldırının savuşturulamaması halinde bu mükemmel mekanizma yara almaya ve parçalanmaya, sistemini oluşturan öğeleri teker teker kaybetmeye başlar.

Stres de duygusal ve fiziksel bütünlüğümüze yönelmiş bir saldırıdır. Bu saldırının geliş kaynağı çok çeşitli olabilir.

En çok rastlanan nedenler :

İşyerinde yaşanan huzursuzluklar

Aile içi anlaşmazlıklar

Aile içi şiddet

Boşanma

Cinsel taciz

Cinsel engellenme

Ekonomik geçim zorluğu

Ağır eğitim

Ağır aile içi sorumluluklar

Belirli bir korkuya sebep olan durumun ortaya çıkması

Ölüm

Aniden ortaya çıkan fiziksel hastalıkların yarattığı korku

Stresin Neden Olduğu Sorunlar

Kendisine yönelen saldırı karşısında bedenin kimyasal dengesi, hormonal salgı durumunda değişme olur. Stresin uzun sürmesi ya da saldırının bedence savuşturulamaması durumunda bedenin kimya dengesi bozulmaya başlar. Midede asit düzeyinin yükselmesi, adet döneminde düzensizliklerin ortaya çıkması stresle de alakalı olabilir. Özellikle stres halinde üretilen adrenalin bedenin kimya dengesini olumsuz yönde etkileyebilir. Özellikle engellenme duygusunun yarattığı stres, deri dökülmeleri, kaşınma, uzun süre banyo yapmama gibi durumlara yol açabilir.

Stres altındaki kişi bir korku yaşamaktadır. Bu korku onun normal yaşamını sürdürmesine engel olmaktadır. Bir çok şeyden kaçar ve normal yaşam sürecini hızla değiştirmeye zorunlu olarak yönelir. Özellikle sosyal yaşamdan kopuş, içe kapanıklılık ve kendisi ya da sevdikleri ile ilgili sorumluluklarını yerine getirmeden kaçınmaya başlama stresin neden olabileceği durumlardandır. Zira stres altındaki kişi kendini "hiç bir yükü taşıyamayacak derecede yorgun" hissetmektedir. Bir şeyleri yapmaya yönelik istek düzeyinde ciddi bir düşüş söz konusudur. "Bir şeyleri yapmaya" yeltense de "başarısız olacağına" inanmaktadır.

Stresi Çözmek

Ne yazık ki bir çoğumuz eğer yaşadığımız stres kalıcı hale dönüşş ve duygusal ile fiziksel dünyamıza zarar vermeye başlamışsa fark etmeyiz bile. Bu durumu "ılık suda pişirilen bir kurbağa" ile benzeştirebiliriz. Ilık suda kendini güvende hisseden kurbağa, suyun yavaş yavaş ısınması ile gelecek tehlikeyi fark etmez. Stresinin yıkıcı hale geldiğini hisseden kimilerimiz çareyi bir tıp adamından/kadınından danışmanlık almada buluruz. Bu aslında oldukça sağlıklı bir yöntemdir. Öte yandan kimilerimiz ise özellikle metafizik alana yoğun bir yönelme gösterir, yaşadığımız bu olumsuzluğun ne zaman sona ereceğini öğrenebilmek için falcılara, astrologlara, dua okuyucularına yöneliriz. Modern insanın stres düzeyinin eskisine oranla çok artmış olmasından dolayıdır ki, alternatif tıp diye tabir edilen tedavi ya da rahatlama yöntemleri son yıllarda bu sebeple çok yaygınlaşmıştır. (Reiki, taşlarla tedavi gibi)

Söz konusu yöntemlerin faydalı ya da faydasız olabileceği bu yazının konusunu teşkil etmemektedir. Önemli olan stresi çözecek yolun doğru seçilebilmesidir. Bu çözümdeki kilit kişi öncelikle "biz"izdir. Yani stresi çözmek konusunda ilk adımı atması ve kararlılık göstermesi gereken kişi bizzat kendimizdir. Pekiyi stresi nasıl çözeceğiz. Tıbbi ya da dilediğimiz bir yöntemi seçerek yardım alabiliriz. Ama bu yardımı alsak da almasak da öncelikle bizi neyin strese soktuğunu tespit etmeye çalışmalıyız.

Özellikle "iç sorgulama" bu anlamda faydalı bir yaklaşım olacaktır. Günlük yaşamımızda stres altında yaşadığımız ortamda bir kaç gün süre ile mümkün olduğunca kendimizle ve yaşadığımız durumlarla ilgili not tutmaya çalışabiliriz. "Olan neydi?", "Ne hissettik?", "Bize nasıl davranıldı?", "Biz nasıl davranılmasını istiyorduk?", "Bizi ne mutlu etti", "Bizi ne mutsuz etti?", "Sıkıntılarımız saat kaçta başladı?" yanıtını arayacağımız sorulardan olabilir. Bu sorular sizin durumunuza özgü olarak değişebilir. Sorularınızı kendiniz de oluşturabilirsiniz. Önemli olan stresinizin "anatomisi"ni çıkarabilmektir.

Notlarınızı oluşturduktan sonra, herkesten uzak bir kaç saate ya da bir kaç güne ihtiyacınız olacaktır. Notlarınıza bakarak geriye dönerek durumları çözümlemeye çalışın. "Sizi neyin mutsuz ettiğini", "sizi mutsuz eden bu durumun sona erebilmesi için olası çözümlerin neler olduğunu", "çözümlerin bedellerinin ve ödüllerinin neler olabileceğini" düşünün. Bu düşünme egzersizini yaparken olabildiğince gerçekçi olmaya çalışın. Kendinize kızmayın, acımayın, kendinizi şövalye ya da kurban olarak nitelemeyin. Kaldırabileceğinizden daha ağır ya da yapabileceğinizden daha hafif çözümlere hemen heves etmeyin.

Böylesi bir iç sorgulamayı yaparken sadece çevrenizi ve çevrenizdekileri değil kendinizi de eleştirin. Ama eleştirin yıkmaya yönelmeyin. "Ne yapsa idiniz durum daha iyi olabilirdi?" ve "bunu neden yapamadınız ya da yapmadınız?", "bunu nasıl yapabilirsiniz?" sorularına yanıt arayın.

Bu iç sorgulamayı yaparken notlar almayı ihmal etmeyin. Olabildiğince yazık, kağıt tüketin. Sorunlarınızı ya da sorgulamanız sırasında başlık haline gelebilen durumlara ait sözcükleri bir kağıda büyük harflerle yazarak çevrenizdeki duvarlara asın.

Unutmayın ki, stresi çözebilmek için mevcut durumun değiştirilmesi gerekir. Mevcut durum bize bağlı sebepler içerebileceği gibi bize bağlı olmayan ama bizi etkileyen sebepleri de barındırabilir. Örneğin, insanlara sert konuşan birinin çevresinden aldığı tepkinin sebep olduğu stres belki kişinin konuşma tarzını değiştirebilmesi ile belli bir vadede çözülebilir. Ama işyerinde yeteneklerinin dışında çalıştırılan bir kişinin stresini yenmesinin belki de en önemli çözümü mümkünse yeteneklerine uygun bir işe yönelmesidir.

Kuşkusuz stresi yenebilecek her çözüm kolay ve çabuk değildir. Zaten böyle olsa idi, stresi çözmek de belli bir çaba isteyen bir eylem olmazdı. Stresin çözümü, belli vazgeçişleri ya da belli çabaları gerektirebilir. Bu durumda yapılacak en doğru şey, "neyi gerçekten yapabileceğimize" ve " bu çözümün bizi mutlu edip etmeyeceğini" kurgulayabilmektir.

Yaşamı bu anlamda bir "kumar" olarak algılamaktansa "akıl ile çözümler üreterek problemleri çözme eylemi" olarak görmek daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.

Post-Stres Dönemi

Eğer stresi çözmek için bulduğumuz çözüm, işe yaradı ise bu durumda çalışmamızı hemen sona erdirmemeliyiz. Zira stresin tekrar aynı şekilde ortaya çıkmaması için post-stres (stres sonrası) dönemde de "stresin tekrarlamaması" için yapmamız gerekenli bilmeliyiz. Öncelikle bizi strese götüren şeyden uzaklaşmış isek ona yaklaşmamak/yaklaşmamaya çalışmak iyi bir önlem olacaktır. Stresimizi yenmek için bir özelliğimizi değiştirmiş isek bunu devam ettirmek de yine iyi bir önlemdir. Stresten uzaklaşmanın verdiği rehavet ve mutluluk ile "önlemler listesini" bir kenara atmamalıyız.

Stresten Uzak Durmak

Stresten uzak durabilmek pek mümkün değilse de kalıcı hale dönüşen ve başka duygusal ve fiziksel sıkıntılara yol açan yıkıcı stresten uzak durabiliriz. Bu uzak duruşta başlangıç noktamız yine "biz"iz. "Kendimizi unutmamalıyız. Sadece başkaları ya da işler için yaşamamalıyız. Yaşamı kendimiz için de yaşamalıyız. "Kendini çocuklarına feda eden anne/baba" ya da "işi için kendisini unutan kişi" tiplemeleri toplumsal düzeyde bir tür "kahraman" mertebesi ile adlandırılırsa da aslında böylesi bir durumda bir "kahraman"dan değil bir "kurban"dan söz etmek daha uygun olacaktır. Siz kendinizi unutabilirsiniz. Ama beden kendini unutmaz. Siz bedeninize karşı sorumluluğunuzu yerine getirmediğiniz takdirde bedeniniz de sizinle yapmış olduğu barış anlaşmasını bozacaktır.

Kendimizi nasıl hatırlayacağız?

Kendimizi sevmeliyiz. Her kusurumuzu değiştirmemiz gerekmeyebilir. Bazı "kusurlarımız" bizi biz yapan şeylerdir. Bir diğerine benzemektense biz olabilmek daha sağlıklı bir şeydir. Bir başkasının bizi sevmesi, bizim benzediğimizi sevmesinden daha elle tutulur bir sevinçtir.

Kendimize zaman ayırmalıyız. Mutlaka günde belli bir zaman dilimini kendimize ayırmalıyız. Bu zaman diliminde bencil olma hakkımız vardır. Bu zaman dilimini sevdiklerimizle paylaşmaya yeltenmemeliyiz. Ayırdığınız zaman size ait olmalıdır. Bu zaman diliminde sizi ne mutlu ediyorsa onu yapmalısınız. Bu koşma, yürüyüş, kitap okuma, resim yapma, dikiş dikme, bilgisayarda oyun oynama, .. olabilir. Kısacası seçtiğiniz eylem her ne olursa olsun o eylem sizi mutlu eden eylemdir ve size ait zamanda bu eyleme yönelmenizde hiç bir sakınca yok. (Tabii söz konusu eylem stresinize de dolaylı olarak katkıda bulunan eylem olmamalıdır.)

Stres altında oluşan bağımlılıklarımızla mücadele etmeliyiz. Stres altında başta sigara, alkol, ilaç kullanımı olmak üzere kimi bağımlılıklara meyil edebiliriz. Aynı şekilde yalan söyleme, gerçeği süsleme, abartı da bu tür bağımlılıklara benzer şekilde gelişir. Bunlar nomal doğamızın dışındaki durumlardır ve bunlardan kurtulabilmek de belli bir çaba göstermemizi gerekli kılar.

Gülmeyi unutmamalıyız. Gülmek insanı gevşeten, yenileyen bir eylemdir. Beden güldüğünde mutluluk hormonları salgılar. Nükteden, küçük tatlı şakalardan, komik hikayelerden uzak durmayalım. Kahkaha atmaya utanmayalım. Kahkanızı sevin. Çünkü bu kahkaha dünyaya "ben mutluyum" demektedir. Onu susturmayın.

Sinirlendiğimizde sinirimizi yenmesini öğrenmeliyiz. Sinirlendiğimiz bir anda ilk elde sinirimizi boşaltmak yerine ya da dişlerimizi sıkmak yerine karşımızdaki kişiye içimizden geçen kötü şeyleri söylemek yerine "bu sözlerin beni yaralıyor" diyebilmek emin olun daha faydalıdır. Karşımızdaki kişinin bize yaptığının bizde hissettirdiklerini rahatlıkla söyleyebildiğinizde karşımızdaki kişinin sinirini bile kontrol edebiliriz.

Özür dilemekten ya da barışmaktan çekinmeyelim. Bazen bir özür, bir çiçek, bir tebessüm ve de en önemlisi bir "seni seviyorum" seslenişi her şeyi çok hızlı bir şekilde çözer.

İnsanları olduğu gibi kabul etmeye çalışalım. İnsanları değiştirmek kolay değildir. Eğer bazı durumlarda karşımızdakini olduğu gibi kabul eder ve onu olamayacağına değiştirmeye zorlamaktan vazgeçersek hem kendimiz hem de onun için faydalı bir şey yapmış oluruz.

Spor aktivitelerine katılalım. Düzenli spor yapmak, bedeni fizik olarak bir şeyle meşgul etmek hem fiziksel hem de duygusal olarak faydalıdır. Ama aşırı spor aktivitesinin de stresle alakası olduğunu göz ardı etmeyelim.

Dünyadan kopmayalım. Dünya değişirken köşemizde kalamayız. Değişen renklerle birlikte büyümeliyiz. Okumaktan, dinlemekten, öğrenmekten vazgeçemeyiz. Yeni öğrendiğimiz şeyler bizi yeniler. Öğrendiğimiz yeni şeyleri paylaşalım, tartışalım. Düşünce dünyamızdaki yoksulluk gelişmemizin, sorunları çözmeyi öğrenebilmemizin önündeki en temel engeldir.

Düzenli ve dengeli beslenmeye çalışmalıyız. Bedenimizin stresle mücadelesinde kimyasal dengesini koruyabilmek ve ona bu mücadelede gerekli olan enerjiyi verebilmek adına doğru şeyleri yemeliyiz. Bu açıdan sağlıklı ve dengeli beslenme önemlidir. Aşırı yağlı ya da aşırı şekerli yiyecekler bedenin fiziksel dengesini, metobolizmasını bozabilir.

KAYNAK: kedimveben

25/3/2007

AŞI HARİTASI

             AŞI DÜNYASI

Birçok insan aşıların sadece çocuklar için olduğu kanısındadır. İhtiyaç duydukları aşıları çocukluk çağında olduklarını sanırlar; oysa bu doğru bir bir düşünce değildir.Bazı aşılar size belli hastalıklar karşısında yaşam boyu bağışıklık kazandırır; bazılarının etkisi zamanla yok olur.

Bu nedenle aşılarınızın tam olması sizin için yaşamsal önem taşımaktadır. Size önerilen aşılar aşağıda gösterilmiştir:

 

Tetanos, Difteri
Her on senede bir kez tetanos ve difteri aşısı olmalısınız.

 

Grip (İnfluenza)
Yılda bir kez grip aşısı olmalısınız.
Sağlık çalışanlarının özellikle grip aşısı olması tavsiye edilir.
Eğer kronik karaciğer rahatsızlığı ya da alkolizm sorunu yaşıyorsanız doktorunuza danışınız.

 

Zatürre
Olmadıysanız, bir defaya özel zatürre aşısı olmanız gerekir. Sağlık çalışanlarının zatürreye karşı aşı olması özellikle gereklidir.

 

Hepatit B
Hepatit B aşısı üç dozdan oluşur; ilk iki doz arasında 1-2 ay, ikinci ile üçüncü arasında 3-4 aylık bir süre geçmelidir. Sağlık çalışanlarının özellikle olması tavsiye edilir.

 

Hepatit A
İki doz halinde uygulanır; ilk dozdan, sonra 6-12 ay içinde ikinci doz yapılmalıdır. Sağlık çalışanları mutlaka Hepatit A aşısı olmalıdır.

 

KKK
Eğer çocukluğunuzda KKK aşısı olduğunuza emin değilseniz en az bir kez yaptırmalısınız. Sağlık çalışanıysanız ya da mesleğiniz açısından risk taşıyorsanız bu doz ikiye de çıkabilir.
Gebelik dönemindeyseniz KKK aşısı olmadan önce doktorunuza danışmalısınız.

 

Suçiçeği
Çocukluğunuzda suçiçeği aşısı olmadıysanız ya da olduğunuza emin değilseniz mutlaka yaptırmalısınız. Suçiçeği aşısı iki doz halinde uygulanır; ilk dozu 4-8 hafta içinde ikinci bir doz izler.
Gebelik döneminde yan etkileri ortaya çıkabileceğinden suçiçeği aşısı olmadan önce mutlaka doktorunuza danışınız.
HIV Enfeksiyonlu kişilerde suçiçeği aşısının yan etkileri ortaya çıkabilir; bu açıdan doktorunuza danışmalısınız.

 

Doğduğunda =Hepatit B Aşısı
1. ay =Hepatit B Aşısı
2. ay =DTPa - Polyo - Menenjit
3. ay =Tüberküloz Aşısı
4. ay =DTPa - Polyo - Menenjit
6.ay=DTPa - Polyo – Menenjit -Hepatit B Aşısı
12. ay =Suçiçeği, Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak Aşısı
18. ay =DTPa - Polyo – Menenjit
24. ay =Hepatit A Aşısı veya Kombine Hepatit A & B Aşısı
30. ay = Hepatit A Aşısı
4 - 6 Yaş =DTPa - Polyo - Menenjit ve Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak Aşısı

NOT: DTPa= Difteri, Tetenoz, Boğmaca

 

KAYNAK: AŞI DÜNYASI

25/3/2007

HAYRET DOĞRUSU..!

23/3/2007

YALAN SÖYLEMLER VE ELE VEREN TÜYOLAR

Klinik psikoloji alanında dünyaca tanınan ve kısa süreli terapide devrim niteliği taşıyan “Nöro Dinamik Analiz”in yaratıcısı David J. Lieberman’ın ilginç bilgiler içeren kitabı, Kuraldışı Yayıncılık’tan piyasaya çıktı. “Size Kimse Yalan Söyleyemez” adlı kitabında insanoğlunun günümüzde kandırmaca dolu bir dünyada yaşadığına dikkati çeken Lieberman, “Birilerinin bize yalan söylemesine engel olamayız ama bizi inandırmalarına engel olabiliriz” görüşüne yer veriyor.
       Kitabın her bölümünde yalanın farklı bir yüzünün ortaya konulduğunu belirten Lieberman, kitaptaki yeni teknikler sayesinde herkesin kendilerine yalan söylenip söylenmediğini anlayabileceğini kaydediyor.
      
YALAN SÖYLÜYORSA
       Lieberman’ın araştırmalarına göre, birinin yalan söyleyip söylemediğini aşağıdaki ipuçlarıyla anlayabilirsiniz:
 Yalan söyleyen kişi göz temasından kaçınır, göz göze gelmemek için elinden geleni yapar.
 Yalan söyleyen ya da bir gerçeği saklayan kişi, ellerini ve kollarını daha az kullanır.
 Kendisine soru sorulduğunda elleri sımsıkı kapanıyorsa ya da avuçları aşağı dönükse bu yalanın ya da kandırmanın sinyalidir.
 Ellerini yüzüne ya da boynuna doğru götürüyor olabilir ama bedeniyle teması sadece bu kısımlarla sınırlı kalır.
 Verdiği cevap nedeniyle içinin rahat olduğunu göstermeye çalışan kişi belli belirsiz kaçamak bir şekilde omzunu silker.
 Kişinin el kol hareketleri ile söylediği sözler arasında zamanlama hatası vardır. Baş hareketleri mekaniktir.
 Şaşırmış, korkmuş ya da mutluymuş rolü yapıyorsa, yüzünde beliren ifade, ağız bölgesiyle sınırlı kalacaktır.
      
“KAMBUR DURUR, KAPIYA BAKAR”
 Yalan söyleyen kişi ayakta dururken ya da otururken konuşma sırasında sırtını dik tutmaz.
 Kendisini itham eden insandan uzaklaşmak isteğiyle muhtemelen bakışlarını kapıya doğru çevirir.
 Konuştuğu insanla ya çok az fiziksel temas kurar ya da hiç kurmaz.
 İşaret parmağını ikna etmek istediği kişiye yöneltmez.
 Kendisini itham eden kişiyle arasına bir takım nesneler koyar.
 Bilinçaltından sızan gerçek duygular, düşünceler ve niyetler dil sürçmesi şeklinde ortaya çıkar.
 Karşısındaki kişi anlattığı hikayeye inanana kadar fazladan bilgi vermeye devam eder. -Sorulara asla doğrudan cevap vermez, dolaylı olarak ima eder.
 Yalan söyleyen kişi, ‘ben, biz ve bizim’ gibi zamirleri ya çok az kullanır ya da hiç kullanmaz.
 Kullandığı kelimeler açık ve net olmayabilir.
 Sorulan soruya oranla aşırı bir tepki gösterir.
 Yalan söyleyen kişi, bütün sorularınıza cevap verebilir ama kendisi size soru sormaz”
      
“HAKSIZ YERE SUÇLANDIĞINA SİNİRLENMEZ”
       David J. Liberman’ın araştırmasına göre, yalan söyleyen kişi, konu değiştirildiğinde rahatlar ve gerginliği azalır. Yalancıları tanımanın diğer yolları da şöyle:
 Haksız yere suçlandığına sinirlenmez.
 ‘Gerçeği söylemek gerekirse’, ‘Dürüst olmak gerekirse’ ve ‘Neden yalan söyleyeyim ki’ gibi cümleler kullanır.
 Soruyu önceden düşünmüş ve cevabı hazırlamıştır.
 Sorunuzu tekrar etmenizi ister ya da soruya soruyla karşılık verir.
 Konuşmasına, ‘Yanlış anlamanı istemem ama’ gibi bir cümleyle başlar.
 İlginizi dağıtmak için şaka yapar ya da dalga geçer.
 Daha ayrıntılı açıklama gerektiren konuları sıradan bir şeymiş gibi aktarır.
 Hikayesi o kadar inanılmazdır ki, sırf bu yüzden inanırsınız.

 

NOT: Yalan asla baki kalmaz er yada geç birşekilde ortaya çıkar. Ya kişinin duyduğu aşırı vicdan azabı sonucu itirafla ortaya çıkar yada yalan kendini kırılan potlarla ortaya çıkarır. genellikle vicdan sorgulaması sonucu kişinin duyduğu şiddetli rahatsızlık nedeniyle yalanlar ortaya çıkmış ve öz olan gerçekler gün yüzüne çıkmıştır.