« Önceki | Sonraki »

17/3/2007

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

17/3/2007

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ANISINA

Çanakkale Geçilmez…

 

Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.

 

18 Mart Çanakkale Şehitleri günü. Her ne kadar vatanımızı, Şehitlerimizi tek bir günde anmak doğru olmasa da onlara ayrılmış bir gün olması gerçekten güzel bir olay.

Ancak millet olarak ne kadar vatansever olduğumuzla övünsekte içler acısı halimizi gözler önünde.

 

Türk Milleti;

Magazinleri, ünlülerin kiminle gezdiklerini, kim kimle aşna-fişne yapıyor, kim kime laf ile sataşıyor’u bırak. Gözünün önüne perde gerenleri unut. Silkin ayağa kalk. Atanı seni bugüne taşıyanları unutma. Çok çalış, dürüst ol. Eğer böyle yaparsak dik durabiliriz. Unutmayın:

 

Doğacaktır bize vadettiği günler hakkın, kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın…

17/3/2007

GÜÇLÜ OLMAK

                                GÜÇLÜ OLMAK

 

İnsanoğlu doğumundan, bulunduğu yaş süresince geçirmiş olduğu hayat yolculunda, yaşadığı iyi, kötü her ne varsa bütün gelişmeleri bir dengede tutabilmelidir. Bu güç gibi görünsede yaşanılması bir hayat için zorunludur.

Hiç şüphesiz insanın doğasında; sevinmek kadar üzülmek, gülmek kadar ağlamak, mutlu olmak kadar hüzünlenmek, coşkulu olmak kadar acı çekmek v.b. gibi yansımalar vardır. Her ne kadar sevinçli, huzurlu, güleryüzlü, mutlu, coşkulu anlarımız bizi hayata çok olumlu yönde bakmamızı sağlıyorsa, üzüntüler, kederler, hüzünler, gözyaşlarıda hayata küsüp, kaosa sürüklememelidir. İşte bu farklı birbirine zıt gibi görünen yansımalar arasında çok iyi bir denge kurmalıyız. Bunu yapabilmek için önce özgüven kaybedilmemeli, sonra olayları çok iyi algılayabilmeli ve üzerinde sakince, acele davranmadan, o an verdiği psikolojik etkinin altında kalmadan, sabırlı bir şekilde düşünmeli ve kendimizden iyice emin olduktan sonra karar vermeliyiz. Bu süreç içinde belki olayların gidişatı istenilen yönde olmayabilir. Buda üzerimizde sıkıntı, sinir, stres, isyan, huzursuzluk gibi birtakım tepkiler doğurabilir. İşte bu esnada beklentilerimizin oluşabilmesi için yapılan çabalara destek ve yardımcı olmak adına, anlayış, sabır, ilgi, fedakarlık ve tahammül göstermek, hoşgörülü davranmak gerekir. Tabii bunu yaparken düşüncelerin karşılıklı paylaşımı çok önemli. Faaliyetler tek taraflı olmamalı, insanlar birbirlerini çok iyi algılayabilmeli, paylaşım her iki tarafada eşit bir şekilde yapılabilmelidir. Bunu yapabilmek için tahammül etme ve edilme psikoloji ve yoğunlaşma çok önemlidir. Kısacası biraz beklentilerinin doğrultusunda, birazda ortama göre hareket etmek gerekir. Unutulmamalı ki hiç kimse mükemmel değildir. Herkes mutlaka bir şekilde yanılır, hata yapar. Önemli olan hayatı bir bütün olarak tüm gerçekliğiyle yaşayabilmektir. Gülerken, ağlayabileceğin, sevinirken, üzülebileceğin, neşeliyken, hüzünlenebileceğin gerçeğine, olgunluğuna erişebilmek gerçektende gerekli. Çünkü hayatın doğasındaki gerçekler bunlar. Bir amaç, bir hedef doğrultusunda ilerlerken çaba sarfetmek gerekir. Katedilen bu yolda ilerlerken zaman zaman sıkıntılar, huzursuzluklar, moral bozukluğu, sinir, stres gibi olumsuzluklar olacaktır muhakkak. Ancak bütün bunları aşıp, hedefe vardığın zaman onun morali, heyecanı, sevinci, neşesi, huzuru, sana vereceği her türlü olumlu izlenimleri düşünerek hareket ettiğin zaman, olumsuzluk karşısında ezilmeyip, güçlü olduğun vakit sorunda ortadan kalkmış olur.

ÖNÜNDEKİ HER YENİ BİR GÜNE, YENİDEN DOĞMUŞ GİBİ, SANKİ HERŞEYİ İLK KEZ YAŞIYORMUŞ GİBİ, İLK HEYECANI İLE BAŞLAYABİLMELİ; GERİDE BIRAKTIĞIN HER ESKİ GÜNEDE, HATALARI GÖRÜP, NEREDE YANLIŞ YAPTIM, TEKRARI OLMAMASI İÇİN NELER YAPABİLİRİM GİBİ TEDBİR AMAÇLI BAKILABİLMELİ, BU DOĞRULTUDA HAREKET EDİP YAŞANMALIDIR.

15/3/2007

İNSAN OLMAK !

İNSAN OLMAK !

 

İnsan ruh kişiliğinde, beden görselliğinde akıl kalp yönetiminde yaşayan canlı bir varlıktır. Aradaki dengeyi sağlayabilmek için aklımızın mantığına, kalbimizin duygularına ihtiyaç duyarız. İkisi birbirini onaylayıp aynı noktayı gösterdiği zaman bunu doğru algılar ve ona göre hareket ederiz. Yanılgıya düştüğümüz anlarda olur tabii. Tüm bunları denetleyen ise vicdanımızdır. Kimi zaman duygu ve düşüncelerimizi harekete geçirdikten sonra, kimi zamanda harekete geçmeden önce vicdan muhasebesi yaparız. İşte bu noktada dikkat edilmesi gereken iki önemli husus var. İrade ve nefs. Vicdanımızı direk etkileyen ve bütün kişiliğimize yansıyan bu iki unsura çok dikkat etmek gerekir. Yapacağımız eylemleri gerçekleştirmeden önce hangi safhada yer alacağımızı iyi belirlemeliyiz. Nefs dünya için çalışır, tam bir dünya aşığıdır. Kısacası içimizdeki şeytandır. Aklın mantığını, kalbin duygusunu kin, nefret, sahtekarlık, yalan, kibir, gurur, bencillik, fitne,fesat gibi dünya için gelir sağlayacak tüm olumsuz iğrenç aktivetelerde kullanır. İnsanın bedeninide kendisi için çok iyi kullanır. İrade ise tam tersi insanlığın iyiliği için çalışan bir melek gibidir. Orada tertemiz sevgi, saygı, hoşgörü, sadakat, anlayış, içtenlik, samimiyet, dürüstlük ve güven vardır. İrade insan ruhu ile bütünleşir. Hiç şüphe yokki muhakkak yaptıklarımızla yüzleşiriz ve bizi ayna gibi gösteren vicdanımıza sorgularız kendimizi. Vicdan aynasında irademize ve nefsimize bağlı yaptığımız hareketler sonucunda yargılanırız. kendimizi iyi yada kötü hissetmekte bunun sonucunda ortaya çıkar. Bütün bunları biraraya getirecek olursak insan iç yapısı ruh haliyle değerlendirilmelidir. Üzerimizdeki beden her ne kadar değişikliğe uğramış olursa olsun ruh yapısı neyse bizde oyuz. Bu inkar edilemez bir gerçektir. Ama ne yazıkki günümüzde elbiseyi giyen değilde elbise rağbet görüyor. ne garip dimi?

"BEDEN RUHUN ELBİSESİDİR TIPKI EV MİSALİ GÖZLER İSE BU EVİN PENCERESİDİR RUH BU ALEMİ PENCEREDEN İZLER ÖNEMLİ OLAN ELBİSEMİDİR? YOKSA ELBİSEYİ GİYENMİDİR?

15/3/2007

HOŞGÖRÜ

                             HOŞGÖRÜ
 

Daha önce araştırılmışı araştırmak, incelenmişi incelemek, sorgulanmışı sorgulamak ne kadar kolaysa, bu işi, düşünülmüşü düşünmeden, söylenmişi söylemeden, yazılmışı yazmadan yapmak da o denli zor. Ama eğer konu hoşgörü ise, onun üzerinde daha fazla düşünmek, daha fazla söylemek, daha fazla yazmak, daha fazla tartışmak, başka hiçbir konuda olmadığı kadar gerekli. İşte bu gereklilik, bilinenlerin olası tekrarlarını, hoş görülür kılar umarım.

İnsanlık tarihi sanki bir hoşgörüsüzlük öyküsü. Kutsal Kitaplara göre, Adem’in ilk çocukları hoşgörüsüzlüğün ilk örneklerini sergilemişler. O günlerden beri, nasıl sağlığın kıymeti ancak hastayken anlaşılırsa, insan toplumları da barış dönemlerinde hoşgörü ortamının korunması ve gelişimi için yeterli çaba harcamazken, ancak onun yokluğunda hoşgörünün eksikliğini hissetmişler. Bir başka deyişle, asırlar boyu toplumlarda hoşgörü, bilinmedik bir insan hasleti olmaktan ziyade, alışılmadık bir insan hasleti olagelmiş. Ama bundan dolayı, insanlığı hoş görmemiz gerekiyor. Çünkü, hoşgörü kavramının sınırlarının çizilmesi o kadar zor ki, bu sınırlar o denli belirsiz ki…

Kimi zaman kayıtsızlık ve ilgisizlik boyutunda algılanmış hoşgörü. Kimi zaman sabırlı olma, kimi zaman aldırmama, kimi zaman da dayanma, katlanma kavramlarının eş anlamlısı olarak tarif edilmiş çağlar boyu. 

Bilinen tarih içerisinde hoşgörünün gerçeğe en yakın tarifini Ezoterik (Batınî) eğitimi benimseyen kurumlar ve topluluklar oluşturabilmişlerdir. Başlı başına bir araştırmayı içeren bu konuda, hoşgörü kavramının, inisiyelere ifade ettiği içrek boyutun ezoterik anlamına değinmeden; açıkça söylemek gerekirse, kısa bir akademik inceleme yükümlülüğünü yerine getirmeliyiz sanırım.

Hoşgörünün pratikte, kayıtsızlık ve şartsız kabul kavramları ile bilerek veya bilmeyerek karıştırılması, yani bu kavramların anlamlarının hoşgörüye yüklenmesinin bedeli her zaman yine hoşgörüye ödettirilmiş ve böylesi durumlar hoşgörü karşıtlarının en sık başvurdukları felsefî kural ihlâllerine olanak sağlamıştır. 

Diyalektik bir yaklaşım içerisinde, hoşgörünün ne olduğu noktasına, ne olmadığından yola çıkıldığında daha kolay varılabilir. En azından, hoşgörünün koşullarının analitik bir çözümlenmesinin yapılması, bu kavramın ve onun içerdiklerinin doğru ve açık bir biçimde anlaşılması için son derece gereklidir. 

Bunun sağlanabilmesi için hoşgörüden ilk olarak ayırt edilmesi gerekli kavramın, kayıtsızlık olduğu şu şekilde açıklanabilir : “Eğer siz insanların davranışlarına yahut tercihlerine aldırmıyorsanız, onlara mâni olmayarak, hoşgörülü olmuyorsunuz, siz bu durumda sadece kayıtsız oluyorsunuzdur.” 

Hoşgörü ayrıca, zorunlu olarak, hoş gören için daima mutluluk veren bir ruh hali de değildir. Yani, hoş görülecek durumun, isteklerimizin, beklentilerimizin dışında bir durum olmasından kaynaklanan, bir miktar da tatsızlık ve gerilim içerir. Eğer hoş gördüğümüz aslında kınayacağımız bir durum olmasaydı, işin içine hoşgörü kavramını sokmaya hiç de gerek kalmayacak, özgürlük anlayışımız, o durumun devamına müsaade etmemiz için yeterli olacaktı. Bu arada, söz konusu sapmanın, ideale veya beklenene kıyasla oldukça önemli ölçüde olması da, hoşgörünün şartlarının tam oluşumu için gereklidir.

Hoşgörünün varlığından söz edilebilmesi için hoş görenin, hoş gördüğü şeyi bastırmaya yada engellemeye (en azından karşı çıkmaya ve önlemeye) çalışacak güce sahip olması ama o gücü kullanmamayı yeğliyor olması da kesinlikle gereklidir. Mesela : Kölelerin, efendileri karşısındaki sessiz kabullenişlerini, hoşgörü niteliğinde mütalaa etmenin yanlışlığı yadsınamaz.

Hoşgörünün, düşünce tarihi içerisinde insana, Tanrı tarafından sağlanmış bir haslet, bir doğa yasası olarak kabul edilerek, ilk kavramsal incelenişi, Aydınlanma çağının kendisi ile başladığı kabul edilen John Locke’un “Hoşgörü Üzerine Bir Mektup” adlı yapıtı ile olmuştur. Locke burada, döneminin bağnaz Katolik dinsel hoşgörüsüzlüğüne başkaldırısını dile getirirken, Avrupa düşünce dünyasında ilk olarak farklı dinî yaklaşımların, günün egemen inanış biçimi ile ilişkilerinin sistematiğini getirmiş, kısaca Avrupa laiklik anlayışının temellerini atmıştır. 

Günümüzden geriye bakıldığında, Locke’un düşüncesine getirilebilmiş tek geçerli eleştiri onun, “hoşgörünün iyiliği ve toplumsal yararlarını değil, hoşgörüsüzlüğün yarattığı ve yaratabileceği sonuçların kötülüğünü” düşünceye başlangıç noktası olarak almış olmasıdır. Böylesi bir negatif hoşgörü anlayışının eksikleri, 19. yy. içersinde John Stuart Mill’in “Özgürlük Üstüne” adlı yapıtında yer alan pozitif hoşgörü yaklaşımı ile Avrupa düşünce dünyasına hediye edilmiştir. İlk bakışta hoşgörüden ziyade özgürlük konusunu inceliyor gibi görünen bu yapıt, Özgürlüğü sadece asıl amaç olan “Toplumsal Çeşitliliğin Sağlanabilmesi” için bir araç olarak ele alarak, hoşgörünün toplumsal ve bireysel ilişkilerdeki vazgeçilmezliğini bu bağlamda ortaya koymaktadır. Stuart Mill “Özgürlük Üstüne”de, hoşgörü savunuculuğu bayrağını Locke’un getirdiği noktadan öteye taşıyarak, günümüz toplumlarında geçerli hoşgörü anlayışının temellerini atmıştır. 

Bununla beraber, Stuart Mill; “Eğer bir şey, bizi hoşgörü kullanmaya mecbur edecek kadar yanlışsa, ona izin vermek nasıl doğru olabilir?” sualindeki Hoşgörünün Paradoksunun çözümü konusunda fazla yardımcı olmamıştır. Susan Mendus’un konuya ilişkin “Bir kimsenin kendi seçimini, kendisinin yapması onun için, doğru seçimi yapmasından daha önemlidir” şeklindeki yorumu ve Voltaire’ in “Söylediklerinizden nefret ediyorum; ancak onları söyleyebilme hakkınızı savunmak için hayatımı vermeye hazırım!” şeklindeki sözleri kanımca, özgür düşünce savunusunun yanı sıra, toplumsal çeşitliliğin toplumsal uyuma kıyasla önceliğini de kaçınılmaz olarak vurgulayarak hoşgörü paradoksunun çözümüne de olanak sağlamaktadır.

“Hoşgörüsüze hoşgörü gösterilmeli midir?” Hoşgörü anlayışımızın en üst düzeyde sınanması anlamına gelen bu konuya, modern liberal kuramcılardan Karl Popper çalışmalarında şöyle yer vermektedir : “Sınırsız hoşgörü, zorunlu olarak hoşgörünün kaybolmasına yol açacaktır. Sınırsız hoşgörüyü hoşgörüsüz olanlara bile gösterirsek, hoşgörülü bir toplumu, hoşgörüsüzlerin saldırılarına karşı savunmaya hazır olmazsak, hoşgörülüler ve onlarla birlikte hoşgörünün kendisi de ortadan kalkacaktır. Onun için biz, hoşgörü adına, hoşgörüsüzleri hoş görmeme hakkına sahip çıkmalıyız.”

 Peter NicholsonToleration As A Moral İdeal” adlı eserinde hoşgörüsüzlüğün nereye kadar hoş görülebileceği sorununa eylemsel ve düşünsel bir kıstas getirerek hoşgörüsüzlüğün fikirsel savunusu da dahil olmak üzere eyleme dönüşmediği sürece kanaatlerin her türlü ifadesinin hoşgörü ile karşılanması gereğini savunmaktadır.

Toplumsal kökenli tartışmalarda genellikle liberal bir değer olarak ele alınan hoşgörünün, düşünsel boyutta, Ulu Hakikate olan yakınlığı Albert Weale’in şu sözlerinde en çarpıcı bir biçimde ortaya konmaktadır : “Hiçbir şey insanların birbirlerinden farklı oldukları olgusundan daha açık değildir.” 

Görüldüğü gibi, farklı kişisel ve toplumsal hoşgörü algılamalarının oluşturduğu böylesi geniş bir yelpazenin sonunda, her zaman olduğu gibi yine, bilimsel araştırmaların bizi önüne getirip bıraktığı bir inanç kapısı bulunmaktadır. Bu inanç, yaratılışın farklılıklara gösterdiği hoşgörünün yaratılmışlar tarafından da devam ettirilmesi ilkesinden hareketle, farklılıkların coşkuyla kucaklanması esasına dayanıyor. 

İşte bütün bu ifadelerin ve dengelerin gerçekleştiği hoşgörü ortamında insanlar, akıl ve hikmetin aydınlığında, sevginin şekillendirdiği hoşgörü duygusu içerisinde, hiç bir fikrin ne mutlak yanlış, ne mutlak doğru olduğu noktasından başlayarak, gözü kapalı öne sürülen doğma, formül ve kör inançlardan kendilerini arındırmaya çalışmalıdırlar.